Bazı tecrübeler

Dünyanın en iyi şirketine gidip, en önemli işi yapacakmış gibi hissederek motive olmak gerek..
Cep telefonunun çalar saati çaldı. Görüşme öğleden sonraydı ve  gideceğim yer eve15 dakika yürüme mesafesindeydi. Uzun süreden sonra ilk görüşme talebiydi. Birkaçyüz kişinin çalıştığı bir teknoloji firmasıydı. Yıllar once , henüz bu kadar gelişmemişken şef pozisyonunda çağrılmıştım. Dünyanın 40 küsür yerinde üretim merkezi bulunan kendi sektorunde ilk 3 te bulunan firmaya yeni girmiştim o zamanlar. Çağırıldığımda, ücret nedir diye sorup, söylenen rakamı beğenmeyip de görüşmeyi kısa kesmiştim.
Cep telefonu çalmaya devam etti. Saatler vardı. Ama duş,kahve , mide ağrıtmayacak atıştırmalıklar,  gömlek ütüleme darken saatler geçecekti…Esasında bu saatler beynin tam anlamıyla uyanması, güne adaptosyon, sosyalleşme açısından gerekli olan zamandı.
Beyne kan gitmeliydi biranönce , ses açılmalıydı. Günün ilk diyaloğu enerji dolu olmalıydı. Kendi kendini kandırmalıydın, daha profesyoneli selfmotivator olmalıydın.
Yataktan çıkmak zordu halen. Güne önceki işyerlerinden daha küçük bir firmanın insankaynakları odasında sorgulanarak başlamak. Oda yeterince donanımlımıydı, rahat mıydı,camekanlı mıydı? Ben kendimi içeride motive etmeye çalışırken bana ilham verecek bir manzara, ufak bir sanat eseri en azından az bir yeşilliğe bakan bir pencere var mıydı? Kahve içebilecek miydim? .. Saat çaldı, beklemeye aldım yine..İnsanın neyle karşılacağını bilmediği durumların doğal heycanıydı sadece.. Zaman ilerliyordu.
Yataktan fırlatacak, düşünmeden aksiyona geçirecek o “şey “ yoktu. Doğal olan şeylerin akıcılığında harekete geçmez miydi zaten insan düşünmeden. Saat çaldı. Kalktım, kahvemi yaptım. Interneti açtım ve mailime yollanan iletişim bilgilerini buldum.
Gönderen bayandı. Zaten insankaynaklarında bu tarz işlere bakan çalışanların çoğu gibi.
Konuşacağım kişi, muhtemelen yeni mezun ya da 2.3. sırada tercih edilir bir üniversiteden mezun ortalama zekada sivrilememiş birisiydi. Ama geçerli bir nedenle ikna etmek için vakit kalmamıştı.Telefonu çevirdim ardından dahiliyi. Boru gibi çıkan sesimi hastalıklı hale getirerek konuşmaya başladım. “Merhabalar … Bugünkü görüşmememe rahatsızlığımdan dolayı gelemiyorum. Sanırım aldığım ilaçlar yan etki yaptı. En uygun zamanda bana yeni bir tarih için bilginizi bekleyeceğim.” Üzerimden büyük bir yük gitmişti. Şimdilik! Yatağa döndüm.. Battaniyeyi çektim. Kapı çaldı.Akşam olmuştu Saat  7 ye geliyordu…


Orta Amerika şirketinde interview...
Bir plazanın, İstanbul a tepeden bakan yüksek katındaki ofise girdim. Danışmadaki kız güzeldi. Arkasında yarım metre harflerle şirket ismi yazılmıştı. Kıza görüşeceğim kişiyi sormak için yöneldim. Kot ve kareli gömlek giymiş bir Amerikalı, geniş bir gülümsemeyle selam verdi. Elinde kahve fincanı vardı. Tipik bir orta Amerikalıydı. Geniş yüzü vardı. Bana Dallas ın Larry Hahman’ı  JR ı , John Kenedy yi hatırlattı. Beklemek için koltuklara gittim. HR dan beni arayan kız geldi. HR müdürünün odasına götürdü. 40 ını geçmiş bir Amerikalı idi. Sempatik bir ihtiyardı.Bu arada türk kahvesi geldi. Bana da bırakıldı. Keyfini çıkaramadım. Bir fırt aldım. Konuştuk. İletişime açıktı, rahattı. Ben de öyle.
 İş arama sürecinde yaptığım ufak tefek şeylerden sözettik. Bunu normal karşıladı. Freelance işlerdi işte. Başka yerlerde değerlendirilmezdi. “ Dinleniyorsunuz değil mi?” “Uzun zaman olmuş çalışmayalı” gibi yorumlar alıyordum. Oysaki işin , mimar, doktor vs ne olursa olsun doğru işi bulana dek bu küçük işler yapılabilirdi. Önce ekmek parası gerekti. Para kazanmak.Bir şirkette de para için çalışmıyor muyduk zaten. Mc Donalds da da çalışabilirdin , bir barda da.. Doğru işe kadar her şey olabilirdi. İngiltere, Amerikada ki okula devam ederken çalıştığın gibi.Orda çok normaldi.
Ama burda iş ayrımcılığı hat safadaydı.İşten çıkınca kitlenip kalınıyordu. İş bulana kadar küçük işler yapmanın, denemenin ne sakıncası vardı ki?  Kariyer yolundaki bir kesinti  dehşet vericiydi. Sınav okul, sınav üniversite, yurtdışı, isim yapan bir firmada tecrübe diye giden planların kesintiye uğraması dehşet vericiydi.Okul hayatı bi tarafa, iş hayatının da aynı değerlendirilmesi saçma geliyordu bana.Sınav, çalışma ilerleme mantığında. Çalıştığınız en büyük firmalardan dahi olsa, zamanında kar yapmak için kurulmuş bir aile şirketiydi. İş hayatındaki başarı önemliydi ama akademik hayattaki çalışma başarı daha gerçekti.
Neyse uzatmayalım.Genel bir konuşma yaptık HR müdüryle. CV deki başlıkları konuştuk.
Ardından firmanın çalışma alanı, hangi ülkelerde olduğu, gelişimi. Her fırsatta lafa daldım.
Bir gece önce çalışmıştım. İlginç bir süreçleri vardı. Birleşmeler, iş birlikleri.Heycanlıydı.
Onlardan biri gibiydim. “We are good company “ dedi birikikez. Öyleydi.
Olumluydu gidiyordu. Nerde oturduğumu sorunca, ki şehrin göbeğiydi, bir türlü anlatamamıştım. Hiçbir yer bilmiyordu. Ali Samiyen’i , Cevahir’i bilmiyordu. En sonunda pencereden işaret ettim. “15 Min by Taxi!”. Muhtemelen, rotası, işyeri, AHL,  işyerinin tahsiz ettiği bina arasında ve biriki lüx restoran arasındaydı. Amerikalılar değerli insanlardı. Terorden korkarlardı. Görüşmem bitti, bölüme alındım. Departmandan sorumlu bir bayan ve bir erkek.Önlerindeki sandalyede sorgulanmak üzere ben. Erkek olan danışmada bana selam verendi.Rahat oturuyordu masanın arkasında. Bacağıyla diğeri üzerinde v yapmıştı. Bayan olan klasik; sarışın küt saçlı, casual giysiliydi. Yüzünde geniş bir terapist gülümsemesiyle bakıyordu. Bu kadınlardan Amerikan konsolosluğunda da vardı.Amerikan memur kadınlar...
İngilizcesi çok hızlıydı. Bullshit! Bazı cümleleri kaçırıyordum. Gereksiz birsürü şey anlatıyordu.Üniversite yıllarında  bir yaz Amerikan şirketinde çalışmıştım. Tüm iş akışının her adımı kendi sistemlerine göredir. Ufak şeyler bile iş tanımlarına girer. Faturaların kopyasını alı, askılı dosyaya, ilgili belgelerle harf sırasında yerleştirmenin ismi “Filing” dir mesela. Japonlar ve  Almanlarla da çalışmıştım ama en prosedur sahibi, doğruyu yapan, yaptığını sanan bunlardı. Amerikalı kadın makineli tüfek gibi konuşuyordu. İlkokuldan beri İngilizceyle haşır neşirim ama ağır gelmişti.
Ne anlattığını biliyordum. Birsürü iş var, gün içinde evrak akışı, günün nasıl geçtiğini anlamıyoruz…Birkaç cümlede bir, “any question? “ diye soruyordu.Birşey sormam gerekti.
İşi iyi biliyordum. Laf olsun diye bazı sorular sordum. Cevapladı. Geniş terepist gülümsemesiyle “any question?”… Enerjim çekildi. Kadın beni ezmişti. Belli etmemeye çalışıyordum. Lise mezunu memur bir kadındı belki.Paraya ihtiyacı olduğu için TR ofisine gelmşti.  Önemi yok. Ama Amerikalıydı.
Onlarla çalışırsam, yemek, kahveler, düzen, ofis malzemelerim,.. her şey iyi “kaliteli” olacaktı. Kaliteli den kastettiğim, bu adamların yamuk giden bir şeye tahamülü yoktur.
Biftek iyi pişmiş, araba 2-3 yıldan az eski değil, ayakkabılar sağlam, ev yeterli büyüklükte..
Bizim gelişmekte olan ülkemizin ürünleri gülünçtü.Biz kötüye alışmıştık.  Her şeyin en iyisi insanlar içindi onlara göre.Haklıydılar. Biz toprakla uğraşırken, ticareti, sanayi devrimini bitirmişlerdi.
Görüşme bitti , odadan çıktım. Olurdu , olmazdı da. Köşebaşlarında hep Amerikalılar olacaktı. Hep bana güvensizlikle bakacaklardı. Sittinsene fazla yükselemeyecektim. Topraklar benimdi ama ofis onların. Ben ikinci sınıftım.Avrupa şirketlerinde, uzakdoğulularda bunu pek hissetmezsiniz; ama bu uzak kıta, çok gelişmişti bize göre.
HR daki kıza gideceğimi bildirdim, teşekkür ettim, ofisten çıktım. 


Konuşmayan bir müdürle görüşmeye girince... 
Ana merkezi Fransa'da olan bir firmayla, Türk ortağının Türkiye'de girişimi olan firmaya gitmek üzere yola koyuldum. Taksiyle 10 dakika mesafede eski tip bir plazadaydı ofis.
Orta yaşları çoktan geçmiş, bayan insan kaynakları müdürü toplantı odasına aldı beni.
Form doldurdum.35 li yaşlarda bayan departman müdürü de görüşmeye katıldı. Kartvizitlerini verdiler.Profesyoneldi. Kartın bir yüzünde, procurement&logistics manager yazarken, Türkçe tarafında satınalma&lojistik müdürü yazmışlardı.Tedarik ve satınalma ayrı birimlerdi aslında.
İşten, güçten sözettik. Derinlemesine işle ilgili konuşmak istememe rağmen bu pek mümkün olmadı. Yaşlıca olan inka müdüryle konuştuk hep. O işin detayını pek bilmiyordu. Ama istenen pozisyona her şey uyuyordu. Departman müdürü bayan erkek gibi giyinmişti. Koyu takım elbise içine mavi iş gömleği. Fazla siyah göz makyajı daha sert göstermişti kendisini. Daha güzel olabilirdi.Dimdik arkasına yaslanmış duruyordu. Muhtemelen mühendisti.Makine, inşaat mühendisi kızlarına benziyordu. Hayatında işten başka bir şey yokmuş gibiydi.
Hiç konuşmadı. Yeni müdür olmuştu, bu firmada işe yeni başlamıştı diye düşündüm. Ne söyleyeceğini bilmediği için, iletişimden kaçtığı için önüne bir duvar koymuştu.Normalde departmanına alacağı, birlikte çalışacağı kişiye dayanamayıp birkaç soru sorması gerekiyordu.
Lüzumsuz otorite duruş soğuk bir hava yaratıyordu.Saçmaydı.Yeniden İzmir e dönmek istermiyim sorusunu cevapladım. Orda müdürün nefes aldığını ve gülümsediğini duydum.
Muhtemelen İzmirliydi.İstanbul merkezindeki birçok çalışan, bankacı, mali müşavir, avukat,
..gibi. İstanbulluların efendi çocukları kaçmıştı. Amerika da , İngiltere de yaşıyorlardı.
İzmirliler sıcak olur. Bu da soru işareti. Görüşme bitti. Departman müdürüyle neyi paylaşıp paylaşamayacağımı bilmiyordum. Birlikte çalışamazdık…. Binayı terk ettim. 

http://www.facebook.com/video/video.php?v=141926434152&oid=130056500689&comments&ref=mf